banner15

ŞANLIURFA... YAKIŞIYOR SANA.

Ortaokulda Türkçe öğretmeni, “Bolca oku. Yaz. Anlat. Konuş. Paylaş,” demişti.

Eğer dediklerini yapmazsak, hem ona hem de dün bir fırının önünde hayırsever birinin parasını vereceği ekmekleri almak için bekleyenlere haksızlık etmiş oluruz gibi...

81 yılında Şanlıurfa'da girdim Üniversite imtihanına. Adıyaman 27 yıllık şehirdi. Henüz şehirdi. Evleri toprak, yolları toprak, top oynadığımız sahalar topraktı. Gavur mahallesinde arkadaşlarımız yeni yeni taşınıyorlardı İstanbul’a. Derelerimiz yeşil, dağlarımız yeşil, çeşmelerimiz gürül gürüldü. Buna rağmen sınava girilmiyordu. Susuz, sıcak, kuru Şanlıurfa'da giriliyordu. Atatürk Barajı su tutmadığı için Kahta üzerinden Siverek’e, oradan Hilvan’a, oradan Şanlıurfa’ya… Haziran ayı. Asfalt erimiş. Susuzluktan kırılıyor Urfa. Balıklı göl, sahil kasabası gibi; insan kaynıyor. Üst üste binen balıklara atılan yemleri balıklar havada kapıyor. Güneş ve çıbanla kavrulan çocuklar yem satmak için birbiriyle yarışıyorlar. Çöp dökülen kuru derelerden sinek sürüleri havalanıyor. Sinek, sinek, sinek… Terden suya kesilen iç çamaşırı kuru hava ve yakıcı güneşle bir saatin içinde kuruyor. Akçakale tarafındaki kuyulardan su basıyorlar şehre. Toz, sıcak ve susuzluk… Sinek, ter ve koku… Dayanılmaz bir hava. Sıcak nefesleri kesiyor. Erkekler kadınlar gibi başları kapalı. Güneşten korunuyorlar. Bazıları aynı kumaştan olmasa da dikimi aynı elbiseler giyiyor kadınlarla. Geniş, havalı… Siyah, gri, beyaz kumaş göynek… Üstüne ceket giyenler bile var. Hatta altına yelek giyenler gördüm. Elli derece sıcak, göynek, yelek, ceket… Ve susuzluk… önünden geçtiğiniz lokantaların kapısından dışarıya taşan yemek kokusuna üşüşen sineklerle paylaşılan dürümleri ısıranları görünce, canınız acılı kebap ya da soğanı, yeşilliği bol ciğer çekiyor. Ağzınız yandıkça suya ve ekmeğe sarılıyorsunuz. Bir yandan da ter akıyor her yanınızdan.

Aradan kırk yıl geçti. Şanlıurfa, büyüdü, büyüdü, büyüdü. Atatürk Barajı su tuttu. Yerin altından akıtılan su, Harran’dan çıktı. Oradan Akçakale'ye, oradan Mardin'e aktı. Ceylanpınar, Akçakale Fırat suyuyla çimiyor. Su fakiri Urfa, su zengini şimdi. Kırk yıllık, elli yıllık, hatta Fırat kuruyana kadar susuzluk yaşamayacak. Tarlalar yemyeşil. İsot tarlaları, mısır tarlaları, pamuk tarlaları, mandıralar ve sayıları her gün artan fabrikalar… Lüks evler, geniş caddeler, alt, üst geçitler, elli bin kişilik stadyum, sosyal konutlar, kültür salonları ve Osman Bey Kampüsünde yıldızı her geçen gün parlayan Harran Üniversitesi. Dereler ıslah edilmiş, yeşil alanlar çoğalmış, dört bir yanı orman olmuş. Otoban yanı başından geçiyor. Çorba içmek için yer, teri kurutmak için gölge aradığımız şehir, suyla dans eden, dünyaya açılan bir başka şehir.

Bir yanımımız acı, bir yanımız kırık, bir yanımız hüzün…

Ormanlarımız bitiyor, çeşmelerimiz kuruyor, derelerimiz kapanıyor.

Tarlalarımız su bekliyor.

On yıl sonra Şanlıurfa ya da Gaziantep’e su, su diye yalvaracağız.

Gitti güzelim Göksu…

Bağlarımız bahçelerimiz söküldü, derelerimiz doldu, çeşmelerimiz kurudu.

Beton ve taş sardı dört bir yanı. Asfalt ve kum kokuyor şehir. Yağmurun damlası toprağa sızmıyor, Fırat’a dökülüyor. Çeşmeler, dereler kuruyor. Ağaçlar, çimenler kuruyor.

YORUM EKLE